

Kilmainham Hapishanesi, 1796 yılında Dublin için yeni bir county cezaevi olarak açılıyor. 1924’te kapatılana kadar geçen sürede binlerce kadın, erkek ve çocuk herhangi bir ayrım yapılmaksızın burada tutulmuş. Suçların büyük bölümü dönemin kayıtlarında “adi” suçlar olarak geçse de, cezaevi aynı zamanda İrlanda bağımsızlık mücadelesinin en kritik isimlerinin de yolu kesişen bir mekân. Robert Emmet’ten Anne Devlin’e, Fenian hareketi üyelerinden Charles Stewart Parnell’e, Kontes Markievicz’den 1916 Easter Ayaklanması’nın liderlerine kadar pek çok isim bu duvarların arasından geçmiş. 1916 ayaklanmasının ardından, bildirgeyi imzalayan liderler de dâhil olmak üzere 14 kişi cezaevinin arka avlusu olan Stonebreaker’s Yard’da kurşuna dizilerek infaz edilmiş. Cezaevi 1924’te kapatılmış; 1960’larda ulusal anıt olarak korunmuş, gönüllülerin yürüttüğü restorasyon sürecinin ardından 1986’da devlete devredilmiş ve bugün Kamusal İşler İdaresi olarak çevirebileceğimiz bir ofis tarafından işletilen bir müze olarak ziyarete açık.
Ziyaretim yağmurlu ve soğuk bir Dublin gününe denk geldi. Günün son rehberli turuna bilet almıştım; saat dört ile beş arasındaydı ve yaklaşık bir saat sürdü. Rehberli turun ardından müze kısmı açık kalıyor; isteyenler kendi hızında gezmeye devam edebiliyor. Ziyaret temposu acele ettirmiyor. Rehberlerin saatlerini önceden kontrol edip özellikle hikâye anlatıcılığındaki ustalığı ile söz konusu deneyimi başka bir seviyeye taşıyan Alan’ın turuna denk gelmenizi tavsiye ederim. Anlatımı kronolojik, sade ve net; yoğun tarihsel bilgiye rağmen didaktikleşmeden ilerliyor.
Gezmeye doğu kanadından başlıyoruz. Burası cezaevinin ilk inşa edilen kısmı. Yapıldığı dönemde hücre kapılarının açıldığı koridorlardaki pencerelerde cam yok. Duvarlar nemi içine hapseden taşlardan örülmüş. İrlanda gibi yılın büyük bölümünde soğuk ve nemli bir ülkede bu mimari tercih, içerideyken daha iyi anlaşılıyor. Özellikle turu soğuk ve yağmurlu bir Dublin akşamüstüne denk getirmiş olmak empati düzeyini oldukça artıran bir etmen oldu. Hücrelerde ısıtma yok; neredeyse hiç doğal ışık almıyorlar. Tek kişi için tasarlanmış bu hücrelerde pratikte hiçbir zaman tek kişi kalınmamış. Özellikle 19. yüzyıl boyunca yoksulluk ve kıtlık dönemlerinde aşırı kalabalık ciddi bir sorun hâline geliyor. Hücrelerde yer kalmadığında insanların koridorlarda yattığı dönemler olmuş.

Burada söz edilen kıtlığın ani bir doğal afet sonucu yaşanmadığını özellikle vurgulamak gerekiyor. Anlatılanlar, sömürgeci İngiliz yönetiminin uyguladığı politikalar sonucunda geniş halk kesimlerinin planlı biçimde açlığa mahkûm edildiği bir sürece işaret ediyor. Dışarıda açlıkla karşı karşıya kalan birçok insan, en azından kuru ekmek de olsa bir lokma yiyecek bulabilme ihtimaliyle bilerek suç işleyip cezaevine girmeyi tercih etmiş. Bu durum, doğu kanadındaki aşırı kalabalığı daha da artırmış. Mimari koşullar, ihmal ve politik tercihler bu bölümde somutlaşıyor.
Doğu kanadından batı kanadına geçildiğinde mekân belirgin biçimde değişiyor. Batı kanadı daha geç bir dönemde inşa edilmiş ve panoptikon tarzı bir yapıya sahip. Merkezden hücrelerin görülebildiği, gözetim ve disiplinin ön planda olduğu bir düzen var. Doğu kanadının karanlık, ağır ve kontrolsüz kalabalığıyla karşılaştırıldığında, batı kanadı daha “modern” görünüyor. Aynı cezaevinin içinde, aynı yüzyıla ait iki farklı ceza anlayışını yan yana görmek mümkün. Batı kanadının son derece ferah ve ışık alan bir mimariye sahip olmasının ardında, Viktoryen dönemin insan doğasına dair çelişkili ama karakteristik bir inancı yatıyor. 19. yüzyıl Viktoryen düşüncesinde ışık, yalnızca fiziksel bir unsur değil; ahlaki ve ruhsal bir araç olarak görülüyor. Doğal ışığın insan ruhunu iyileştirdiği, disiplin altına alınmış bir bedeni ve zihni “doğru yola” sevk edebileceği düşünülüyor. Bu nedenle yüksek pencereler, cam tavanlar ve merkezi gözetimle birleşen aydınlık mekânlar, cezalandırmadan çok “ıslah” iddiasının mimari karşılığı olarak tasarlanıyor.


Cezaevinde tutulanların yaklaşık yüzde doksanını adi suçlular oluşturmuş. Bu grubun içinde üç yaşında dilencilik yaptığı için tutulan bir çocuk da var, doksanlı yaşlarında açlıktan yiyecek çaldığı için hapse düşen biri de. Geriye kalan yüzde onluk kesim ise siyasi tutuklular. Özellikle 1916 Easter Ayaklanması sonrasında Kilmainham, bağımsızlık mücadelesinin en kritik mekânlarından biri hâline geliyor.
1916 Easter Ayaklanması sırasında yayımlanan İrlanda Cumhuriyeti Bağımsızlık Bildirgesi ayaklanmanın siyasi çerçevesini oluşturuyordu. Bildirgeyi imzalayan yedi kişi, ayaklanmanın bastırılmasının ardından askeri mahkemelerde yargılandı. Bu yargılamalar kamuoyuna açık değildi, savunma hakkı son derece sınırlıydı ve süreçler çok kısa sürdü. Sonuçta imzacıların tamamı idama mahkûm edildi. Mayıs 1916 boyunca, Patrick Pearse, Thomas MacDonagh, Tom Clarke, Joseph Plunkett, Éamonn Ceannt ve Seán Mac Diarmada ve son imzacı James Connolly Kilmainham Gaol’un arka avlusunda kurşuna dizilerek infaz edildi. Toplamda ayaklanmanın 16 lideri idam edildi; bu infazlar, ayaklanmayı bastırmaktan çok, kamuoyunda bağımsızlık fikrine verilen desteği artırdı. Bugün, bu bildirgenin hayatta kalan tek orijinal nüshası Kilmainham Hapishane Müzesi’nde sergileniyor.

Tur hapishanenin şapelinden başlıyor. Joseph Plunkett’in infazından yalnızca saatler önce burada evleniyor. Nikâh son derece sınırlı bir ortamda gerçekleşiyor: bir rahip ve iki gardiyan dışında kimse yok. Evliliğin ardından Plunkett’e, eşiyle yalnızca 15 dakikalık bir görüşme izni veriliyor. Bu süre boyunca iki gardiyan hemen yanlarında duruyor ve zamanı yüksek sesle sayarak takip ediyor. Görüşme, mahrem bir an olmaktan çok, infaz rejiminin dakik ve kesintisiz işleyişinin parçası gibi ilerliyor. Süre dolduğunda Plunkett hücresine götürülüyor ve ertesi sabah Kilmainham Gaol’un arka avlusunda kurşuna dizilerek idam ediliyor. Chapel, bu anlatıda dini bir mekândan çok, devletin mutlak kontrolü altında, kişisel hayatın dahi sıkı bir zaman çizelgesine bağlandığı bir alan olarak yer alıyor. Doğu kanadında birkaç saatlik eşine veda eden Grace Plunkett ise siyasi mücadelenin içinde kalmaya devam ediyor ve birkaç yıl sonra kendisi de siyasi tutsak olarak bu sefer batı kanadında kendi hücresine dönmüş oluyor.


Şapelden sonra üst kattaki koridorda bağımsızlık bildirgesini imzalayan isimlerin hikâyeleri, Plunkett çiftinin vedalaşması dahil tüm ayaklanma liderlilerinin hikayesi kısaca anlatılıyor; hücrelerinin aynı koridor üzerinde yan yana olması, mekânın hafızasını daha görünür kılıyor.
Siyasi tutukluların hücrelerinin bulunduğu koridorun sonunda yer alan hücrelerden biri ise Constance Markievicz’e ait. Markievicz, 1916 Ayaklanması’na silahlı olarak katılan, ölüm cezasına çarptırılan ancak cezası “yalnızca cinsiyeti nedeniyle” müebbete çevrilen tek kadın. Kilmainham’da tutulduğu hücre, cezaevinin yalnızca erkek devrimcilerin hikâyesinin yazıldığı bir yer olmadığını hatırlatıyor. Markievicz daha sonra serbest bırakılıyor, bağımsızlık mücadelesine devam ediyor ve İrlanda’da (ve Avrupa’da) kabineye giren ilk kadınlardan biri oluyor.
İnfaz anlatılarında bir diğer kırılma noktası ise James Connolly. James Connolly’nin infazına kadar diğer 15 kişinin infazı gerçekleştiriliyor. Bunun için özel olarak Stonebreaker’s Yard olarak adlandırılan hapishanenin dış dünyadan tamamen izole, hatta hapishanenin herhangi bir penceresinden dahi bir şey görmenin mümkün olmadığı bir avlu seçiliyor. Ancak idam mahkumlarının hikâyeleri tüm bu çabalara rağmen o duvarları aşıyor, anlatılanlar ve tanıklıklar kamuoyuna sızıyor. Başlangıçta Dublin’deki yıkım nedeniyle ayaklanmaya mesafeli duran kamuoyu, infazlar başladıktan sonra hızla yön değiştiriyor. Bunun üzerine idamların durdurulması gerektiği yönetime iletiliyor ancak infazların devamında ısrarcı olan isim, 1916 ayaklanmasının ardından İrlanda’da askeri yönetimin başına getirilen Sir John Maxwell oluyor. Maxwell, askeri vali olarak Dublin’e gönderildikten sonra, ayaklanmanın lider kadrosunun hızlı biçimde yargılanıp idam edilmesini savundu ve askeri mahkemelerin kapalı kapılar ardında, kısa sürede sonuçlanmasını sağladı. Ona göre özellikle İrlanda Cumhuriyeti Bildirgesi’ni imzalayanlar, sembolik konumları nedeniyle istisnasız infaz edilmeliydi. Bu yaklaşım, Londra’daki hükümet tarafından da ilk aşamada engellenmedi; dönemin Başbakanı H. H. Asquith ve kabinesi, kamuoyu tepkisi netleşene kadar Maxwell’in takdir yetkisini sınırlamadı. Bu nedenle hayatta olan son imzacı James Connolly’nin infazı için harekete geçiliyor. Ayaklanma sırasında ağır yaralanan ve Dublin Kalesi’nde tedavi gören Connolly, ayakta duramayacak hâlde olmasına rağmen cezasının ertelenmesi yönünde bir değerlendirmeye tabi tutulmuyor. Sağlık görevlileri beklenirse birkaç gün içinde zaten hayatını kaybedebileceğini belirtmelerine rağmen, infaz kararı uygulanıyor. Connolly ambulansla Kilmainham’a getiriliyor, infaz alanına sedyeyle taşınıyor ve bir sandalyeye oturtuluyor. Ayakta duramadığı için sandalyeden üç kez düşüyor; üçüncü denemede sandalyeye bağlanıyor ve bu şekilde kurşuna diziliyor. Rehberin anlatımında bu olay, infazların arka bahçede, gözlerden uzak yürütülmesine rağmen kamuoyundaki algıyı değiştiren anlardan biri olarak aktarılıyor.


Tüm bu anlatılanların üzerine ise içeriye girip küçücük, hiçbir eşyanın olmadığı, sadece pencerenin altındaki tahta bir sandalyenin olduğu idam mahkumlarının infaz edilmeden önce bekledikleri odaya göz atmak anlatılan her şeyin ağırlığı altında kalmanıza neden oluyor.

Tur bu noktada iç avluya geri dönüyor. Burası ise bir başka sürecin acılarını yansıtıyor. 1921 tarihli anlaşma sonrasındaki tablonun daha da karmaşık bir hâl aldığını bu iç bahçe hikâyeleri ile anlıyoruz. Bu noktadan itibaren infazları artık Britanya yönetimi değil, yeni kurulan İrlanda Özgür Devleti gerçekleştiriyor. Cumhuriyetçi hareketin antlaşma konusunda bölünmesiyle başlayan İç Savaş sırasında, devlet otoritesini tesis etmek amacıyla idam cezası sistematik biçimde devreye sokuluyor. Özgür Devlet tarafından gerçekleştirilen ilk resmî infazlar 17 Kasım 1922’de Kilmainham’da yapılıyor.
Bu infazlar, Dáil tarafından Eylül 1922’de kabul edilen ve askeri mahkemelere idam yetkisi tanıyan Army (Special Powers) Resolution’a dayanıyor. Resmî gerekçe izinsiz silah bulundurma. Ancak seçilen isimler dikkat çekici: infaz edilen dört kişi, antlaşma karşıtı IRA’nın alt düzey üyeleri ve Dublin’in Liberties bölgesinden gelen çok genç erkekler. Kurşuna dizilen ilk dört isim Peter Cassidy, James Fisher, John Gaffney ve Richard Twohig. Yaşları tabloyu daha da çarpıcı kılıyor: James Fisher 18, Richard Twohig 19, John Gaffney 19 ya da 20, Peter Cassidy ise 21 yaşında. Bu infazlar, devletin yeni yetkilerini sınadığı bir “test vakası” olarak değerlendiriliyor. Nitekim yalnızca bir hafta sonra, daha tanınmış bir isim olan Erskine Childers da idam ediliyor. Bu dört gençle başlayan süreç, Mayıs 1923’e kadar sürüyor ve İç Savaş sona erdiğinde Özgür Devlet hükümeti tarafından gerçekleştirilen resmî infazların sayısı 81’e ulaşıyor.


Tam da bu infaz hikâyeleri arasında savrulurken bir başka avluya geçiyoruz. Alan’ın da dediği gibi bir hapishane olur da kaçış hikâyesi olmaz mı? İşte bu avlu, bu avludaki kapı ve kırılan kilit –ki hepsi orijinal halleri ile müze içerisinde sergilenmekte– Kilmainham’daki en dikkat çekici örneklerden biri Patrick Moran’ın hikâyesi. Moran’ın da dâhil olduğu kaçış planı ilk denemede başarısız oluyor. Güvenlik ve zamanlama sorunları nedeniyle ikinci bir deneme için beklemek zorunda kalıyorlar. Bu süreçte Moran, cinayet suçlamasıyla yargılanmayı bekliyor ve yaklaşan duruşmasında kendisi lehine 11 tanığın ifade vereceğini öğreniyor. Moran bu nedenle ikinci kaçış planında yer almamayı seçiyor; tanıklarını yüzüstü bırakmamak adına kaçmaktan vazgeçiyor ve yerini başka bir tutukluya bırakıyor. Duruşmada ise küçük bir ayrıntı her şeyi tersine çeviriyor. Tanıkların tamamı, cinayetin işlendiği saatlerde Moran’ı Blackrock’taki kilisede gördüklerini söylüyor. Anlatımlar son derece net; hatta tanıklardan biri o sırada kilisenin çanlarının çaldığını bile ekliyor. Blackrock’taki kilisede çan olmadığı ortaya çıkıyor. Bu çelişki, tanıklıkların güvenilirliğini sarsıyor. Moran suçlu bulunuyor, Kilmainham’dan Mountjoy Hapishanesi’ne transfer ediliyor ve 14 Mart 1921’de burada asılarak idam ediliyor. Cezaevi avlusunda, işaretsiz ve kutsanmamış bir mezara gömülüyor.
Rehberli turun ardından müze bölümünde kalıcı ve geçici sergiler Kilmainham deneyimini tamamlıyor. Müzenin kalıcı sergisi, cezaevinin sosyal ve siyasal tarihini üç katman üzerinden anlatıyor. Zemin katta hikâye “sıradan mahkûm” perspektifinden ilerliyor: şiddet suçlarından bir bahçeden elma çalmaya kadar uzanan suç kayıtları; 1842’de Avustralya’ya gönderilen John Sheahan’ın eşyalarını taşıdığı küçük ahşap kutu; mahkûm fotoğrafları için kullanılan Viktorya dönemine ait Gandolfi kamera. Birinci katta 1798 isyanından 1924’te İç Savaş’ın sonuna uzanan siyasal tarih yer alıyor; Robert Emmet’in 1803 tarihli bildirisi, Charles Stewart Parnell’in son mektubu ve Michael Collins’in 1922’deki suikastının ardından üzerinden çıkan eşyalar sergileniyor. “Last Words” bölümünde ise 1916’da Kilmainham’da idam edilen 14 liderin son mektupları ve kişisel eşyaları bulunuyor. En üst kat, 1960’larda cezaevini yıkımdan kurtaran gönüllülerin restorasyon sürecini anlatıyor.




Buna ek olarak, 23 Ekim 2025 – 31 Ekim 2026 tarihleri arasında devam eden geçici sergi The Prisoners’ Lens, 1921’de mahkûmlar tarafından gizlice içeri sokulan kameralarla çekilmiş fotoğrafları bir araya getiriyor; boks maçlarından İrlandaca derslere, ayinlerden tiyatro çalışmalarına, avlularda güneşlenen mahkûmlardan mutfakta yemek yapanlara kadar gündelik hayatın ayrıntıları görülüyor. Sergide ayrıca, film ve banyo kâğıdının şeker kutusunda nasıl içeri sokulacağını annesine anlatan Vincie Lawler’ın mektupları ve Anglo-Irish Treaty’nin imzalanmasının ardından 8 Aralık 1921’deki tahliyeyi gösteren, Kilmainham’a ait bilinen en eski film görüntüsü de ilk kez izlenebiliyor. Geçici sergiye giriş ücretsiz.
Kilmainham Hapishanesi’nden çıkarken, burayı tek bir anlatıya indirgemek zor. Aynı mekânda sıradan suçlar, büyük siyasal kararlar, mimari tercihler ve bireysel seçimler üst üste duruyor.

Tüm bu ziyareti eşsiz bir derse çevirdiği için de Alan’a teşekkür etmem gerekir. Bir yanlış ya da eksiklik varsa –ki olduğuna çok eminim– Alan’ın yalancısıyım.























