
Ben Ayşe. Hayatımın en dönüştürücü anı, henüz on sekiz yaşımı bile doldurmadan, tek başıma İstanbul’a adım atmamla başladı. İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünden 2018’de, Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden ise 2021 yılında mezun oldum. Kasım 2022’de avukatlık ruhsatımı alarak serbest avukatlık yapmaya başladım. Bu süreçte İstanbul Üniversitesi’nde Milletlerarası Özel Hukuk alanında yüksek lisans eğitimimi tamamladım. “Forum Non Conveniens Doktrini ve Doktrinin Türk Milletlerarası Usul Hukukuna Etkisi” başlıklı tez çalışmam, jüri tarafından oybirliğiyle kabul edilerek kitaplaştırıldı ve On İki Levha Yayınları tarafından yayımlandı.
Her zaman okumayı seven biriydim; ama üniversitede, özellikle Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler okurken karşılaştığım ve hayatım boyunca hep minnettar olacağım bazı hocalarım sayesinde düşünce dünyam büyük ölçüde şekillendi. Bu hocalarımın katkısıyla sadece akademik olarak değil, kişisel olarak da bambaşka bir perspektife sahip oldum. Özellikle kurgu dışı okumalarla zamanla bakış açım derinleşti. Akademisyen olma fikri de bu yıllarda zihnime yerleşti. Ne var ki, mevcut koşullar içinde bu hedefi gerçekleştirmek şimdilik mümkün olmadı.
Üç yıl boyunca büyük bir istekle sürdürdüğüm avukatlık mesleğini, her ne kadar severek yapmış olsam da, yorucu ve yıpratıcı sürecin ardından geride bırakma kararı aldım. Jean Monnet bursiyeri olarak seçilmem sayesinde, Eylül 2025 itibarıyla University College Dublin’de Uluslararası İnsan Hakları alanında ikinci yüksek lisans eğitimime başlayacağım. Bu yeni başlangıç, aynı zamanda mesleki rotamı yeniden çizme cesaretini de beraberinde getirdi. Şimdi önümde net bir yol yok; ama bu belirsizlik bana iyi geliyor. STK’larda çalışmak, insan hakları alanında aktif görev almak, paralegal olmak ya da doktoraya devam ederek akademisyen olma hayalimi sürdürmek arasında şekillenen bir yoldayım. Nereye varacağımı ben de bilmiyorum.
Yaklaşık on yıl boyunca İstanbul gibi devinimi hiç bitmeyen bir şehirde, tek başıma yaşadım. Bu yıllar, yalnızlığın getirdiği tüm zorluklara rağmen, hayatı romantize edebilmenin yollarını keşfettiğim bir dönemdi. Kalabalıkların ortasında kendi sessizliğimi kurabildiğim, kendi içime doğru çıktığım bir yolculuktu bu. Belki de bu yüzden, İstanbul’u bırakıp Adana’ya avukat olarak döndüğümde, ne kadar istesem de bir türlü olduğum yere ait hissedemedim.
Daha sonra beş ay kadar Macaristan’ın Szeged kentinde yaşadım. Sessiz, sade ve huzurlu bir yerdi; ama orada geçirdiğim zaman bana şu çok net bir şeyi öğretti: aslında bu “ait olamama” duygusu yaşadığım şehirle ilgili değildi. Yerler değişiyordu ama içimdeki o kıpırtı, hep aynı kalıyordu.
Kendimle ilgili belki de en önemli keşfim şu oldu: aidiyet hissi, çoğu zaman düşündüğümüz gibi sadece bulunduğumuz yerden kaynaklanmıyor. Yanımızdaki insanlardan, paylaştığımız anlamlardan ve içsel dengemizden doğuyor. Ama işin ilginç yanı şu ki bu insanlar yanımda olsa bile, hayat aynı şekilde akmaya devam ettiğinde, o aidiyet hissi de yavaş yavaş silikleşmeye başlıyor.
Yeni şeyler denemek, konfor alanından çıkmak, her seferinde bilinmeyen bir şeye doğru cesur adımlar atmak zamanla benim için bir alışkanlıktan çok bir tür bağımlılığa dönüştü. Değişim artık sadece bir seçenek değil; bir ihtiyaç halini aldı. Her yeni karar, her yeni yön, içimdeki durağanlığı kıran küçük devrimler gibi.
İşte bu yüzden, bu blog sadece bir seyahat günlüğü değil. Aynı zamanda bu döngüsel ruh hâlinin, aidiyetle özgürlük arasındaki ince çizgide gidip gelen bir yolcunun not defteri. Kimi zaman bulunduğum yerle, kimi zaman kendimle, kimi zamansa hiç tanımadığım hayatlarla yüzleştiğim satırlar olacak burada.
Layover Reads, bu yeni yolculuğun duraklarını hem içsel hem fiziksel anlamda kayda geçirdiğim bir alan. Bu alan, uzun yolculukların, ara durakların ve bazen sadece bir kitabın içinde geçirilen saatlerin zihnimde ve kalbimde bıraktığı izlerin bir toplamı. İçsel dönüşümlerle şekillenen bu yeni hayatın izlerini sürerken, okuduklarımdan aldığım ilhamı, gezdiğim şehirlerde karşılaştığım insanları ve gözlemlediğim hikâyeleri, kendi sesimle ve düşüncelerime sadık kalarak aktarmaya çalışıyorum.
Bu blogda zaman zaman bir havaalanının gri koltuklarında beklerken yazılmış cümleler olacak; bazen hiç bilmediğim bir şehirde karşıma çıkan sokak müzisyeninin melodisinden doğan bir düşünce, bazen de bir kitabın satır aralarında gezinirken fark ettiğim bir duygunun izini süreceğim. Çünkü yolculuk, yalnızca bir yerden bir yere gitmek değil; bazen de kendine biraz daha yaklaşmak demek.
Eğer siz de kitapların içine düşenlerden, bilinmeyen sokaklara adım atmaktan çekinmeyenlerden, değişimin ağırlığını ve güzelliğini bir arada taşıyanlardansanız -burada kendinizden bir parça bulabilirsiniz. Belki bir cümlede duraklar, belki bir hikâyede yola devam edersiniz. Ama her halükârda bu yolculuk, sadece benim değil- okudukça, düşündükçe ve paylaştıkça bizim ortak hikâyemiz hâline gelecek.
