
Meltem Gürle’nin İrlanda Defteri kitabını okurken ilk hissettiğim şey şaşırtıcı bir sadelikti. Dil öylesine duru, öylesine yalın ki, tek bir kelime bile fazlalık gibi gelmiyor. Sanki her satır çok önceden süzülmüş, damıtılmış ve yalnızca en gerekli haliyle bırakılmış. Bu sadelik, okumayı hem inanılmaz kolaylaştırıyor hem de metnin derinliğini artırıyor; Gürle’nin cümleleri kısa ama güçlü, gösterişsiz ama etkili. Üstelik bu dilin hafifliği, benim gibi yazma noktasında hevesi olan ama bir türlü o cesareti bulamayan okurlar için de -belki biraz hadsizce- “Ben de yazabilirim” hissi veriyor. Ancak bu his, kitabın değerini azaltmak yerine, aksine, her cümlenin ne kadar ustalıkla kurulduğunu, sadeliğin ardında gizlenmiş derin emek ve edebi zekâyı gözler önüne seriyor.
Kitabı okurken yalnızca İrlanda’yı ve özellikle Dublin’i gezmiyorsunuz; aynı zamanda edebiyatın, müziğin ve karakterlerin eşlik ettiği bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Her bölümde bir şarkı arka planda çalıyor, bir kitap raftan size göz kırpıyor, bir roman kahramanı yanınıza oturmuş da sizinle beraber Dublin’in sokaklarını dolaşıyormuş gibi hissediyorsunuz. Bu yüzden kitabı okumak, sadece kelimeleri takip etmekten öte; Dublin’in sokaklarında yürüyormuş gibi hissettiren, derin bir içsel yolculuğa dönüşüyor.
Gürle’nin de yıllar önce Trinity College Dublin’de burslu olarak doktora için taşınmış olduğunu bilmek satırlara ayrı bir derinlik kattı; nitekim ben de Mayıs ayında, tam da benzer bir bursu kazanıp Dublin’e taşınacağımı öğrendiğim gün kitabı okuyordum. Dolayısıyla, benim için kitabın anlamı, okuduğum gün yaşadığım deneyimle birleştiği için çok daha özel oldu. Sanki aynı sokaklarda onun adımlarını takip ediyormuşum, onun heyecanıyla benimkisi arasında ince bir köprü kuruyormuşum gibi hissettim. Her cümleyi okurken, satırların arasına saklanmış şehrin ışıklarını, kafelerde çalan melodileri ve dar sokakların sessiz ritmini sanki kendi gözlerimle görüyordum.
Kitabın en sevdiğim yanlarından biri, okurken bana bir seyahatname okuyormuşum hissi vermesi. Gürle, gündelik gözlemlerini edebiyatla öyle güzel harmanlıyor ki, Dublin’in sisli havası ya da bir kafede oturmuş öğrencilerin gürültüsü bile okurun zihninde çok canlı bir resme dönüşüyor. Sanki oraya vardığımda Mary’yle aynı evi paylaşacakmışım, onun sevimli ama soğuk yoldaşlığı ile gün sonlarında birkaç dakika nefes alacakmışım, onunla mutfakta kahve pişirecekmişim gibi hissediyorum. Dolayısıyla, kitap, bir okuma eyleminden çok daha fazlasıydı; aynı anda geçmişe ve geleceğe dokunan bir yolculuğun ilk işaret fişeği gibiydi. Her bölümü, bana adeta ‘Bunu deneyimlemeliyim, orada olmalıyım’ diye fısıldayan, zamanın ötesine dokunan bir rehber gibi hissettirdi.
Kitapta en basit ayrıntılar bile merak uyandırıyor; Glasnevin mezarlığını anlatırken bile, sessizliği, tarih kokan taşları ve geçmişin fısıltılarını görmek istemek, okuru içten bir keşfe davet ediyor. Dún Laoghaire Halk Kütüphanesi’nden bahsettiği satırlar, oraya üye olacağım günü sabırsızlıkla beklememe sebep oluyor. Grand Canal ve Baggot Street civarındaki Patrick Kavanagh bankını ve sokakların tasviri ise, okuru sanki oradaymış gibi hissettiren, şehrin hafif rüzgârını ve taşların sessiz hikâyelerini dokunulur hâle getiren bir detay sunuyor. Kısacası, Gürle’nin şehir tasviri, Frank McCourt’un Angela’nın Külleri’nde Limerick’i anlattığı bölümlerle paralellik taşıyor; aynı sade, doğrudan ve etkileyici üslup, okuyucuda şehri adeta parmak ucunda hissettirme gücüne sahip. Her satır, bir insanın ayak izlerini takip etmek için müthiş bir ilham veriyor; Gürle’nin gözleriyle Dublin’in sokaklarında yürüyorsunuz ve her köşe, her taş, her bina yeni bir hikâyeye çağırıyor.
Ve şimdi, iki günden daha az bir zamanda Dublin’de yeni bir hayata başlayacağım; heyecanım ve merakım dorukta. İrlanda Defteri, benim için artık sadece okunmuş bir eser değil; başucu kitabım, bir rehber, bir ilham kaynağı hâline geldi. Bavulumu hazırlarken, kitabın satırları hâlâ aklımda; Dublin sokakları, kütüphaneler, kafeler, sessiz mezarlıklar… Her biri bir sonraki adımı belirleyen ipuçları gibi önümde duruyor. İrlanda Defteri, sadece bir okuma deneyimi değil, aynı zamanda şehre ilk adımımı atarken bana yol gösteren, merakımı kamçıladığı ve heyecanımı çoğalttığı bir pusula hâline geldi.
En nihayetinde Meltem Gürle’ye, İrlanda’yı bu kadar canlı ve yalın bir dille okura taşıdığı ve Mary gibi bir dost kazandırdığı için teşekkür etmek gerekir.
