“Kaçma. Savaş. Ve unutma, nefret ettiğin şeylere karşı mücadele etmek yetmez. İnandığın şeyi savunmalısın.” — Elana Lagadinova

Bugün avukatlık ruhsatımı elime alışımın üçüncü yılı.
Üç yıl önce büyük bir heyecanla, adalet duygusuna inanarak çıkmıştım o yola. Şimdi ise iki ay önce kapattığım ofisimin, toplanmış dosyalarımın, sessizce bırakılmış bir kimliğin ardından, Dublin’deyim.
Avukatlık mesleğini bırakmak kolay olmadı. Bırakmak istemedim aslında. Ama ne maddi ne manevi olarak yapılabilir bir meslek kalmamıştı. Her gün biraz daha ağırlaşan koşullar, değersizleşen emek, sessizleştirilen vicdanlar arasında kendimi de kaybediyordum.
Bu mesleğe başlarken, şöyle bir yemin etmiştim:
“Adliye önünde kolluk güçlerinin darp etmesi nedeniyle belimizin kırılmadığı, sadece trafik neden sıkışık diye sorduğumuz için korumaların koruma aracı içerisine alıp darp ederek işkence etmediği, hâkimlerin bağımsız ve tarafsız yargılama yapmak yerine duruşma salonlarında etek boyumuza dil uzatmadığı, haciz işlemi için gittiğimiz yerde vatandaşın bizi öldürmediği bir meslek hayatı diliyorum.”
Darp edilmedim, işkence görmedim, etek boyuma dil uzatılmadı, öldürülmedim.
Peki bu kadarı yetti mi?
Sanırım yemini ederken çıtayı bu kadar asgari bir standarda koymamalıydım. Çünkü yetmedi. Maddi olarak serbest avukatlığın sonunun geldiği, bağlı çalışan arkadaşlarımın ise benimkinden çok daha ağır koşullarda çalıştığı ortadaydı. Ne öyle var olabiliyorduk, ne böyle.
Biliyorum, anlattıklarım sadece bu mesleğe özgü değil. Ancak bir meslek, insana manevi olarak da hiçbir tatmin vermiyorsa ne yapılabilirdi? Özellikle de hak savunuculuğu yaptığın bir meslek söz konusu ise. Bir hâkim ya da savcı orada öylesine bulunmadığınızı hissettirdi ve size insan gibi davrandı diye neden gözleriniz dolar? Neden hep olması gereken, en sıradan nezaket biçimlerine bile büyük mutluluklar hissetmek zorunda kalır insan?
Çünkü rutinimiz, adliye kapılarında asılı “Avukatlar giremez”, “Hâkim avukatlarla görüşmüyor, ısrar etmeyin” yazılarıydı.
Çünkü rutinimiz, küçük dağları kendilerinin yarattığına inanan memurların kibriydi.
Ve belki tüm bunlar yine de tolere edilebilirdi — eğer kararların çoktan yazıldığını, dosyaların hiç okunmadığını, duruşma salonlarındaki tüm var oluşumuzun yalnızca formalite olduğunu bilmeseydik. Eğer savunma yaparken “hadi bitir, kararı verdik zaten” bakışlarını yenebilseydik.
Gitmeyi değil de kalmayı tercih eden, kalmak zorunda bırakılan her bir arkadaşımın verdikleri mücadeleleri görüyorum. Bazen kolay yolu seçtiğimi düşünüyorum; gitmenin bir tür kaçış olduğuna inanıyorum. Ve en çok da, onları o mücadele içinde yalnız bıraktığım için suçluluk hissediyorum.
Kristen R. Ghodsee’nin Kızıl Savaşçı Kadınlar: Beş Devrim Kadından Dersler kitabında yazar, devrimci kadınlardan birisi olan Elana Lagadinova ile yaptığı bir görüşme üzerinden onun hayat hikayesini anlatıyor. Anlatının sonunu Ghodsee şöyle aktarıyor: “Geleceğe dair umutsuzdum, Yeni Zelanda’ya göç etmeyi aklımdan geçirdiğimi söyledim. O akşam evinden ayrılırken Lagadinova bana şöyle dedi: ‘Kaçma. Savaş. Ve unutma, nefret ettiğin şeylere karşı mücadele etmek yetmez. İnandığın şeyi savunmalısın.’”
Tüm bu kalmayı seçip mücadele eden kadın devrimcileri bavul hazırlarken okumam belki de kalmayı seçmek için kendimce son bir çabaydı. Ama yine de gitmeyi seçtim. Ve aslında bu ikinci kaçışımdı. İlkinde bu utanca yenik düşüp dönmüştüm. Ancak tam da bu yüzden bu sefer dönmeyeceğim. Çünkü geri döndüğünde umudunun nasıl daha çok kırıldığını artık daha iyi biliyorum. O yüzden sırada bu mesleğin yasını tutmak var.
Belki de bu yazdıklarım fazla dramatize edilmiş hissettirebilir sizlere. Ama benim kadar şanslı olmayan meslektaşlarımı düşünüyorum. Kaç genç avukatın intihar haberini aldım bu kısacık zamanda? Kaçının hakkı yendi, kaçının hevesi yarım kaldı, kaçının hayatı mobbingin, borcun, umutsuzluğun içinde tükendi?
O yüzden kalmanın, devam etmenin ne kadar çok cesaret ve güç istediğini biliyorum.
Ve bazen, özellikle rol model aldığım avukatların — gerçek hak savunucularının — yıllarca haksız yere tutsak edilmelerine rağmen, o ezkaza serbest bırakıldıkları yirmi dört saati bile bulmayan özgürlük anlarında umuttan bahsedebildikleri yerde, umudumu kaybettiğim için utanıyorum.
Her şeye rağmen hayatıma giren, ne olursa olsun birbirleri için mücadele edecek onlarca insan tanıdım. Kimisi seçilmiş ailem oldular. Tüm kaosuna, tüm öfkesine rağmen, avukat salonunda paylaştığımız o kısa kahkahalarla hatırlayacağım salı ve perşembe sabahlarını. Onlar, hep en güzeli olarak kalacak hafızamda.
Bugün üçüncü yılım.
Artık bir avukat değilim. Ama adalet duygusu hâlâ içimde, sadece biçim değiştirdi. Belki artık mahkeme salonlarında değil, akademide, yazıda, kelimelerde arıyorum adaleti.
Ve belki de bu da bir tür savaş: sessiz, yavaş ama ısrarlı bir şekilde sürdürdüğüm. Çünkü içten içe hâlâ inanıyorum: Biz kazanacağız!
#ayrılık #yolculuk #umut #özgürlük

